 |
Kadının toplumsal ve bireysel yaşamdaki iddiasını, birikimini ve bakış açısını sinema üzerinden değerlendirmeyi ve teşvik etmeyi amaçlayan Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, 11. yaşına basmış durumda.
|
8 Mayıs Perşembe akşamı yapılan açılış, Meral Çetinkaya'nın 'başarı ödülü', Nilüfer Aydan'ın ise 'onur ödülü' almasıyla amacına vasıl oldu. Gecenin yıldızı ise dört çellistten oluşan 'Çellisima' grubuydu. Kulağıma gelen en ilginç yorum, bir erkek izleyicinin yaptığı 'Ne hoş, hem güzeller hem sanatçı!' şeklindeydi. Böyle anlık, üzerinde uzun uzun düşünülmeden yapılan yorumları, içerdikleri 'sahicilik' dozu nedeniyle ilgi çekici bulurum; nitekim izleyicinin şaşkınlığı 'Feministler çirkin olur' cümlesindeki genellemenin bir uzantısıydı. Toplumumuzda sadece feministler değil, 'iddia sahibi' olan her kadın için geçerlidir bu yargı ve bir cezalandırıcı işlevi görür. Çirkin ve mutsuz oldukları için bir davaya adanmışlardır, sanat yapmışlardır, felsefe yapmışlardır, 'erkekleşmişlerdir'. İstatistik verileri bu yargıyı yalanlar oysa. Çünkü erkek ve onun taşıdığı erkek egemen kültürün kalıpları güzel-çirkin ayırmaz, gelebilir her genç kadının başına. En uzlaşımcı, en diyalogcu, en mülayim ve en güzel kadınların bile erkek egemen dili kuşanmış bu sistemle, rejimle, toplumla ve kültürle bir derdi, bir meselesi olacaktır günün birinde.
Uçan Süpürge Film Festivali, meselesini sinema ile anlatmış kadınların üretimlerine yer verdiği için önemli. 'Sanatın kadını erkeği olmaz' görüşünün sınandığı bir platform burası. Oluyor işte; dünyayı erkeğin vizöründen alımlamaya alıştığımız bir noktada, kadın yönetmenler eliyle bambaşka bir politika, coğrafya, aşk ve evren kurgusu geliyor. İtiraf edeyim, Uçan Süpürge heyetinin seçtiği filmlerin birçoğu benim dünyayı algılama şeklimle, ideal kadın-erkek ilişkisi tasavvurumla, varlık ve evren tasavvurumla uyuşmuyor. Fakat bu durum, kadınları sömüren ve üzerinde baskı kuran çeşitli süreçlere itirazım olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kamera arkasındaki kadının perspektifinin çeşitli düzeylerde çok farklı sinematografiler geliştirdiğini gözlemlemek ve bunlardan heyecan duymak da cabası. Uçan Süpürge Film Festivali, siyasetin odak noktası olan ve farklı siyasi-felsefi eğilimleri belirginleştiren kadın meselesini 'sinema' gibi bir sanatla yumuşatan, çatışma noktalarına tanışma-buluşma potansiyeli taşıyan bir platform. Elbette bazı kör noktalar var. Laiklik gerekçesiyle ve sadece kadınlara uygulanan ve 'kadın hakları' bağlamının sağırlığına toslayan: Başörtüsü meselesi. Bu festivalde şimdiye kadar kadının örtünmesinin özgürleşme ve daha iyi bir hayatı dileme hedeflerine halel getirmeyeceğine ilişkin bir film, üniversitelere alınmayan başörtülü genç kızlar hakkında yapılmış bir belgesel, örtünme ile pozitif bir temas kuran bir yapıt izlediğimi hatırlamıyorum. Ancak organizasyonu düzenleyenlerin bu eleştiriye verdikleri cevap 'Bize böyle bir film gelmedi' doğrultusunda. El hak, 'Bir kadın yönetmen böyle bir film çekti de, festival komitesi o filmi göstermeye layık görmedi' gibi bir durum söz konusu değil.
Velhasıl festival başlamış bulunmakta. İlk günün bitiminde aklımda kalan hemen hemen iyi şeyler. Emel Çelebi'nin çektiği dokümanter film, Lilit'in Kızkardeşleri, festivalin bu yılki mottosu olan 'kendin ol, düşünü yarat'a cevap niteliğinde adeta. Söke civarında, köydeki evini bırakıp, dağlarda Benazir Butto, Dominik, John Major gibi isimler taktığı hayvanlarıyla yaşayan, onlara şarkılar söyleyen ve ekmeğini taştan çıkaran Hatice, unutulması güç karakterlerden biri. 'Pastacı', main stream sinema sayesinde 'kıytırık' bir tür olarak kodladığımız 'romantik komedi' formunun ne kadar güçlü bir yol olabileceğini, 'kendi ayakları üzerinde durma' temasının sevimsizleşmeden de anlatılabileceğini göstermesi bakımından hem önemli hem de eğlenceli bir film. Abbas Kiarostami'nin çektiği 'On' filmi ile tanıdığımız oyuncu Mania Akbari'nin '20 Parmak'tan sonra çektiği ikinci uzun metraj film olan '10 artı 4' ise her yönüyle kuşatıcı bir deneyim seyirci için. '10'da nisbeten kurmaca sayılabilecek öykü, '10 artı 4'te Akbari'nin gerçek hayatında yakalandığı kanser hastalığının izdüşümleri ile bir özyaşam öyküsüne dönüşüyor. Akbari ile yaptığım konuşmayı daha sonra aktarmayı düşünüyorum. Konu İran sinemasına gelmişken, üç İranlı kadın yönetmen daha olduğunu, Hana Makhmalbaf'ın 'Utanç', Ensieh Shah Hosseini'nin 'Hoşça Kal Hayat' ve Rakhsan Beni Etemad'ın 'Gilaneh' adlı yapımlarını izlemek için de hâlâ vakit olduğunu duyurmak isterim. Fırsat bulduğum ölçüde izlemeyi planladığım diğer filmler ise şöyle: Savage Ailesi, Babalık, Yarın Taşınıyoruz, Mutum, Fikret Bey, Muhteşem Kariyerim, Jeanne Dielman, Rüzgâr Kumları Kaldırırsa, Ölmek Zamanı, Büyük Sessizlik: Kongo'da Tecavüz... İyi seyirler...
Bu Haber Toplam
71 defa okunmuştur. |